Bağdat’ın sıcak ve kavurucu günlerinden biriydi. Sıcaktan bunalan insanlar gölgelerde serinlemenin, günlük koşuşturmalarının peşindelerdi. Çarşıya doğru kalabalık daha da artmaktaydı çünkü insanlar ay sonunda sarayda gerçekleşecek büyük düğüne yeni elbiseler almak için geliyorlardı. Bütün o koşuşturmacanın içinde birisi, güzelliği, kendine özgü nazik yürüyüşü ve etrafa saçtığı neşe ile tüm gözleri üzerine çekiyordu. Saraydaki düğüne o da davetliydi ve yeni elbisesine kumaş almak için o da herkes gibi çarşının yolunu tutmuştu. Köşede ise Alaaddin hararetli bir tartışmanın içindeydi. Alaaddin o kadar sinirliydi ki etrafında boş bir sihirli küp olsa sinirini ona aktarır ve bu bunaltıcı durumdan kurtulurdu. Bu kadar sinirli olmasına rağmen Şehrazat’a selam vermekten alıkoyamadı kendisini. Şehrazat ise bütün sevecenliği ile selamını aldı Alaaddin’in. O sırada Şehrazat uzun uzun dolaşmasına gerek kalmadan güneş gibi parıldayan altın rengi kumaşı almış evine dönüyordu. Hayalinde terziye kendisi için diktireceği elbise vardı. O gece güneş gibi parlamalıydı. Tıpkı bir zamanlar okuduğu masallardaki sultanlar gibi olmalıydı. Lakin eve yaklaşırken belki yorgunluktan belki de telaştan ayağı yere takıldı ve o narin ince bileğini kırdı. Acı içinde kıvranırken o esnada onu gören Alaaddin hemen yardıma koştu. En yakındaki hekimi bulup eve getiren Alaaddin, Şehrazat’ın ayak bileğini hekime gösterdi. Hekimden bileğinin en erken iki ayda iyileşeceğini duyan Şehrazat’ın gözünden yaşlar bir sicim gibi altın rengi kumaşın üzerine aktı. Bütün bu olaylar olurken Şehrazat kumaşı bir kez bile elinden düşürmemişti. Hekimi uğurlayıp Şehrazat ve ailesinin yanına dönen Alaaddin üzgün olan Şehrazat’ın kulağına eğildi ve fısıldadı: “Her ne pahasına olursa olsun seni bu düğüne yetiştireceğim”. Şehrazat’ın ailesi birçok şifalı bitkiyi kaynatıp bileğini tedavi etmeye çalışırken Alaaddin ise Bağdat’ta kapısını çalmadık hekim, yolunu aşındırmadık şifacı bırakmadı. Hemen hemen hepsinden aldığı tek bir cevap vardı: Çukur Ciğerci.  “İstanbul’da Çukur Ciğerci’de bulunan şifalı çorba Şehrazat’ı bir haftada ayağa kaldırır” dediler. E kaldırır kaldırmasına ama burası İstanbul. Gidiş dönüşü nerden baksan iki ay. Onların ise bu kadar zamanı yoktu. Oysaki Alaaddin’in hırsızlara kaptırdığı sihirli halısı olsaydı bir gün bile sürmeden İstanbul’da olurdu ama maalesef sihirli halıyı çaldırmıştı. Bir an lambayı okşayıp Cin’ini çağırıp “iyileştir Şehrazat’ı” demek geldi içinden ama bu dilek hakkını başka bir şeye saklayacaktı. Düşündü taşındı ve güneşin kavurucu sıcağı altında tartıştığı insanlardan biri aklına geldi. Adam, iki yüz altına halıyı bulabileceğini söylemişti. Tereddüt etmeden Ali Baba’nın yolunu tuttu. Alaaddin’e iki yüz altını verse verse ancak o verebilirdi. Saatlerce konuştu Alaaddin Ali Baba ile… Gecenin o katran karası siyahı ufukta güneşi selamlarken horozlar peşi sıra ötmeye başladılar. Onlar öterken Ali Baba bir kese altınla Alaaddin’in  bulunduğu odaya girdi. “Al bakalım bu altınları hem halını hem de Şehrazatı kurtar” dedi. Altınları alan Alaaddin’in sabah ilk işi halısını haramilerden kurtarmak oldu. Halıya atlayan Alaaddin İstanbul’un yolunu tuttu. Hava yeni kararmaya başlamıştı ki İstanbul semalarında süzülen büyülü halı şifalı çorbanın bulunduğu Feriköy’e doğru inmeye başladı. Alaaddin bir atmaca gibi halısından atlayıp mekâna girdi. Şifalı çorbayı güğüme koyar koymaz tekrar halısına doğru yönelmişti ki halının etrafında insandan örülmüş bir duvar olduğunu fark etti. Çekilmelerini işaret etti ama insanlar kımıldamıyorlardı. Eski bir kaideyi yerinden oynatırmışçasına halkı bir kenara itti ve halıyı uçurmayı başardı. Alaaddin halısına binip uzaklaşırken arkasından şöyle bağıranlar oldu: “Sadece çorbayı alıp gitmek yerine ciğer ve diğer ızgaraları da denemelisiniz”. Bağrışlara “bir dahaki sefere söz” diye karşılık veren Alaaddin Bağdat’ın yolunu tuttu. O günün sabahında çorbayı içen Şehrazat günden güne iyileşti ve dedikleri gibi bir haftada ayaklandı. Altın rengi saten elbisesini düğünde giyen Şehrazat tıpkı masallardaki sultanlara benzemişti. Düğünün yapıldığı saraya girince davetliler Şehrazat’a bakmaktan kendilerini alıkoyamadılar. Salonun ortalarına doğru ilerlerken zümrüt yeşili göz rengine sahip yağız delikanlı Alaaddin, Şehrazat’ın yanına sokularak kulağına “bak Şehrazat İstanbul’daki o şifalı çorba ile ayağa kalkabildin. Ben ve sihirli halım haftaya İstanbul’a doğru yola çıkıyoruz. Seni misafirim olarak ağırlamaktan memnuniyet duyarım. Hem şu şifalı çorbanın –ki ben artık ona “Şehrazat Çorbası” diyorum- hem de ızgaraların tadına bakarız”. “Ne dersin?” diye fısıldadı.

Hikayeyi dinlemek için play tuşuna basın ….